İnsan ve çevre arasındaki çelişki aslında bizim hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz doğayı, yine hayatta kalma ve konforumuzu artırma çabalarımızla tahrip etmemizden kaynaklanıyor. Bizler biyolojik olarak doğanın bir parçasıyız ve temiz havaya, suya, toprağa muhtacız. Ancak modern yaşam tarzımız bu kaynakları sanki hiç bitmeyecekmiş gibi kullanmamıza dayanıyor. İnsanoğlu tarih boyunca doğayı kontrol altına almaya ve onu kendi isteklerine göre şekillendirmeye çalışmıştır. Bu durum bir yandan teknolojik ve ekonomik gelişmeyi sağlarken, diğer yandan doğanın kendi içindeki dengesini bozarak bizleri zor durumda bırakan bir döngü yaratmıştır.
Bu çelişkinin en belirgin olduğu nokta ekonomik büyüme ve ekolojik koruma arasındaki çatışmadır. İnsanlar daha fazla üretmek, daha çok tüketmek ve daha konforlu yaşamak istiyorlar. Bunun için fabrikalar kuruluyor, enerji üretiliyor ve devasa şehirler inşa ediliyor. Ancak bu faaliyetlerin her biri doğadan bir şeyler koparıp alıyor. Ormanlar tarım alanı veya yerleşim yeri açmak için yok edilirken, aslında oksijen kaynağımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi de yok etmiş oluyoruz. Yani ekonomik olarak zenginleşirken aslında bizi yaşatan doğal sermayemizi harcıyoruz. Bu durum sınırsız ihtiyaçlar ile kısıtlı kaynaklar arasındaki o büyük çatışmanın en somut örneğidir.
Diğer bir çelişki ise teknoloji ve doğa ilişkisinde karşımıza çıkıyor. İnsanlık doğadaki zorlukları aşmak için teknoloji geliştiriyor fakat bu teknolojiler çoğu zaman doğaya yeni yükler bindiriyor. Örneğin otomobiller ulaşım sorunumuzu çözse de egzoz gazlarıyla atmosferi kirletiyor ve küresel ısınmaya neden oluyor. Isınmak için kullandığımız yakıtlar bizi soğuktan korurken iklim dengesini bozuyor. İnsan kendi yarattığı yapay dünyada rahat ettikçe, dışarıdaki gerçek doğal dünya yaşanmaz hale geliyor. Bu durum insanın kendi bindiği dalı kesmesine benziyor. Doğadan koptukça ona daha çok zarar veriyoruz, ona zarar verdikçe de kendi geleceğimizi tehlikeye atıyoruz.
İnsanın çevreyle olan bu kavgası aslında kendi geleceğiyle olan kavgasıdır çünkü çevre olmadan insanın varlığını sürdürmesi imkansızdır.
Doğanın kendini yenileme hızı bizim tüketme hızımızın çok gerisinde kaldığı için bu çelişki her geçen gün daha da derinleşiyor. Bizler daha iyi bir yaşam peşinde koşarken, bu yaşamın temeli olan ekosistemleri geri dönülemez şekilde değiştiriyoruz. Bu büyük çelişkiyi aşmanın yolu, doğayı sadece bir kaynak deposu olarak görmekten vazgeçip onunla uyumlu bir yaşam modeli geliştirmekten geçiyor. İnsanın doğaya hakim olma isteği, yerini doğayla birlikte var olma bilincine bırakmadığı sürece bu çatışma devam edecektir.