Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanını okuduğumda ana karakter Raskolnikov'un yaşadığı iç çatışma dikkatimi çekmişti. Raskolnikov, zeki ama çok fakir bir üniversite öğrencisidir ve kendi içinde çok büyük bir ikilem yaşar. Kendi geliştirdiği bir düşünceye dayanarak bazı üstün insanların, toplumun iyiliği için kuralları çiğneyebileceğine ve zararlı gördükleri kişileri yok edebileceğine inanır. Bu mantıkla, insanlara kötülük ettiğini düşündüğü tefeci bir kadını öldürür. Cinayeti işlerken bunun haklı ve faydalı bir eylem olduğuna kendini inandırmaya çalışır. Asıl büyük iç çatışma tam da bu cinayetten sonra başlar. Raskolnikov'un kendi zihninde yarattığı o soğukkanlı ve mantıklı teori, kendi insani vicdanıyla şiddetli bir şekilde çarpışır. Aklıyla doğru bir şey yaptığını savunmaya devam etse de vicdanı ona acımasız bir katil olduğunu sürekli hatırlatır ve ona derin bir suçluluk duygusu yaşatır. Bu iç çatışma romanda Raskolnikov'un fiziksel ve ruhsal çöküşü olarak karşımıza çıkar. Geceleri korkunç kabuslar görür, günlerce ateşler içinde hasta yatar ve sürekli yakalanma korkusuyla paranoyak bir ruh haline bürünür. Çevresindeki insanlardan, hatta çok sevdiği annesi ve kız kardeşinden bile uzaklaşarak insanlardan kaçmaya başlar. İçindeki bu vicdan azabı ve inandığı üstün insan teorisi arasındaki savaş onu psikolojik olarak o kadar yıpratır ki, ruhundaki bu ağır yükten kurtulmak ve huzur bulmak için gidip polise suçunu itiraf etmek zorunda kalır. Romanda yaşanan bu süreç, insanın zihniyle ne kadar mantıklı bahaneler bulursa bulsun kendi vicdanından asla kaçamayacağını çok net bir şekilde anlatır.