1950 sonrası Türk tiyatrosunda Haldun Taner'in kaleme aldığı Keşanlı Ali Destanı oyunu bu konudaki en iyi örneklerden biridir. Bu eserde ön plana çıkan ana çatışma, bireyin kendi öz benliği ile toplumun ona dayattığı kimlik arasındaki çatışmadır. Bu durumu birey ve toplum çatışması olarak adlandırabiliriz. Oyunun başkahramanı Ali, aslında kimseyi öldürmemiş, sessiz, sakin ve sadece sevdiği kadınla mutlu olmak isteyen bir adamdır. Ancak işlemediği bir cinayet yüzünden hapse girdiğinde, yaşadığı yer olan Sineklidağ gecekondu mahallesinin halkı onu büyük bir kahraman ve kabadayı olarak yüceltir. Mahalleli yoksulluk ve adaletsizlik içinde ezildiği için, kendilerini koruyacak korkusuz bir efsaneye ihtiyaç duymaktadır. Ali başlarda bu durumu kabullenmek istemese de, dürüst olduğu zaman ezildiğini ve ancak toplumun ondan beklediği bu sahte kahramanlık rolüne büründüğünde saygı gördüğünü fark eder. Kendi masum gerçekliği ile halkın yarattığı kanlı destan arasında sıkışıp kalır. Zamanla hayatta kalabilmek ve sevdiklerini koruyabilmek için toplumun ondan istediği o acımasız kalıba girmeyi seçer. Oyundaki bu birey ve toplum çatışması, insanların içinde yaşadıkları çarpık düzenin kurallarına ayak uydurmak zorunda kalışını çok net bir şekilde anlatmaktadır.