Kurulduğu günün tarihinden başlayarak her merkez hükümet sistemi benimseyen ve tek bir siyasi kimliğin yolunda ilerleyen Osmanlı Devleti, çok kültürlü yapısında bu sistemi ömrüyle kıyaslandığında oldukça uzun süre devam ettirebilmiştir. Osmanlı Devletinin merkeziyetçi politika anlayışının yürürlükte olduğu zamanlarda hemen komşusu olan Avrupa devletlerinde feodal yani derebeylik figürü görülmekteydi. Farklı dönemlerinde yüz ölçümü değişiklik göstermesine rağmen çoğunlukla kıta genişliğinde bir büyüklüğe sahip olan Osmanlı Devletinde elbette ki farklı arka planlara sahip kalabalık bir nüfusu vardı. Birbirinden farklı özellikler gösteren iklimleri bile kapsayan geniş coğrafyasında; özgün olarak ayrı ayrı dilleri konuşan, ayrı dinlere inanan ve kurallarını takip eden, ayrı aile ve toplum kültürüne sahip binlerce insana ev sahipliği yapıyordu Osmanlı Devleti. Bu yüzden feodal sistem gibi bölünmüşlüğü artırabilecek yöntemlerden uzak durması gerekiyordu, bunu da merkeziyetçi sistemi ile sağlıyordu. Güç sahibi gruplar arasında birleştirici güçlerini kullanıp olası ayrılma ve ayaklanmaları önlüyordu.
Bu önlemlere rağmen, uzun süre ayakta kalmayı başaran Osmanlı Devletinde yine de ilk yıllarındaki titizlik sağlanamadığından dolayı sistem kusursuz şekilde işlemeye devam edememiş, eşraf ve ayan isimleri verilen zengin ve öncelikli zümreler söz hakkı kazanmıştır. Vergi sistemlerinin kontrolünü ele alan ve ilk başlarda ayaklanma söndürmek gibi amaçlara hizmet eden bu zümreler, Osmanlı Devletinin yardımına koşmuştur ve iyice güçleri artmıştır. Gün gittikçe önem kazanan ayan ve eşraf zümreleri, bir zamandan sonra kazandıkları parayı artırmak için yönettikleri köylerin halkından belirlenenden fazla miktarlarda para almış ve zorbalığa başlamıştır. Sözlerinin üstüne söz söylenemeyecek hale gelip Osmanlı Devletinin yönetiminde yer kazanmışlardır.