Mağfiret, Arapça kökenli bir kelimedir ve bağışlama anlamına gelir. İslamî terim olarak, Allah’ın kullarının günahlarını affetmesi, ilâhî merhamet, gufrân ve yarlığama anlamlarını içerir. Kuran-ı Kerim’de sıkça geçen bu kelime, Allah’ın kullarını bağışlaması ve rahmetiyle kuşatması anlamına gelir. Mağfiret, sadece hata yaptıktan sonra bağışlama anlamında değil, aynı zamanda genel olarak Allah’ın merhametini ifade eder.
Bir örnek cümleyle ifade edersek: Hazret-i Hamza’yı Uhud’da şehîd eden Vahşî, artık Hazret-i Vahşî - radıyallâhu anh- idi. Ve bu hidâyet ve mağfiretin mânevî hazzı içinde, kendisini affettirebilmek ümidiyle, Hazret-i Hamza’ya diyet olarak, peygamberlik iddiâsında bulunan Müseylemetü’l-Kezzâb’ı bir savaşta bütün tehlikelerini göze alarak katletti ve böylece bir fitneye son verdi.
Mağfiret, müminler için umut ve tevbe kapısıdır. Allâh’ın sonsuz rahmetine güvenerek, kulluk vazifelerini yerine getirmenin yanı sıra daima tevbe ve istiğfâr ederek O’nun af ve mağfiretini ümit etmek gerekir. Evliyâullâh’ın havf (korku) ve recâ (ümit) hâli, bu dengeyi en güzel şekilde örnekler. Havf ve recâ, müminin kalbinde daima bulunması gereken bir kulluk dengesidir. Son nefese kadar bu kalbî âhenk muhafaza edilmelidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde, Cennet’e bir karış kala ilâhî azâba dûçâr olanlar ve bunun aksine, Cehennem’e bir karış kala ilâhî rahmete mazhar olanlar haber verilmektedir.
“Ey îmân edenler! Eğer siz Allâh’a (O’nun dînine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyrulmaktadır. Bu itibarla mümin, hem hayatı boyunca rızâ-yı ilâhî istikâmetinde gayret etmeli, hem de Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretine nâil olabilme ümidiyle duâ ve ilticâ hâlinde bulunmalıdır.