Bu ifade, Wittgenstein’ın dilin resimsel doğasına ilişkin görüşünü yansıtmaktadır. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserinde, dilin dünyayı resmettiğini ve anlamlı bir önermenin bir durumu ya da atomik bir gerçeği gösterdiğini ileri sürmüştür. Bu görüşe göre, bir şeye isim vermek, onunla bir resim oluşturmak demektir. Bu resim, o şeyin nasıl olduğunu ve nasıl davrandığını belirler. Örneğin, “kedi” ismini bir hayvana vermek, onun dört ayaklı, tüylü, miyavlayan vb. olduğunu gösteren bir resim kurmaktır. Bu resim, kedi ile aramızda bir mantıksal ilişki kurar.
Ancak Wittgenstein, daha sonra bu görüşünden vazgeçmiş ve dilin çok daha karmaşık ve çeşitli olduğunu kabul etmiştir. Felsefi Araştırmalar adlı eserinde, dilin sadece nesnelere atıfta bulunmakla kalmayıp, aynı zamanda insan etkinlikleriyle iç içe olduğunu savunmuştur. Dil oyunları kavramını kullanarak, dilin farklı bağlamlarda farklı kurallara göre işlediğini göstermiştir. Bu bakış açısına göre, bir şeye isim vermek, onu etiketlemekten farklıdır. Bir isim, sadece bir nesneyi tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda onunla ilgili olarak ne yapabileceğimizi ve nasıl davranabileceğimizi de belirler. Örneğin, “kedi” ismini bir hayvana vermek, onu sevebileceğimiz, besleyebileceğimiz, oyun oynayabileceğimiz vb. anlamına gelir. Bu isim, kedi ile aramızda bir sosyal ilişki kurar.