Türk tarihinde demokrasi anlayışı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e kadar önemli bir gelişim süreci geçirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahın mutlak egemenliği ve tebaa ilişkisi hakimken, halkın yönetime katılımı sınırlıydı. Ancak Tanzimat ve Islahat Fermanları ile bazı reformlar yapılmış, modernleşme çabaları ve hukukta değişiklikler gündeme gelmiştir. 19. yüzyılın sonlarına doğru, Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte parlamenter sisteme geçişin ilk adımları atılmış ve halkın temsilcilerinin yer alacağı bir meclis oluşturulmuştur. Ancak bu süreç, tam anlamıyla halk egemenliği ile ilgili temel ilkeleri hayata geçirememiştir.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, 1923'te Atatürk’ün öncülüğünde, Türk demokrasisi yepyeni bir düzene kavuşmuştur. Atatürk, halk egemenliğini esas alarak, monarşiyi kaldırmış ve Cumhuriyet rejimi ile halkın iradesine dayalı bir yönetim biçimi getirmiştir. Atatürk'ün yaptığı reformlarla, demokrasinin temelleri atılmış, çok partili hayat ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi adımlar da atılmaya başlanmıştır.
Tek partili dönem boyunca demokrasi, halkın katılımı konusunda sınırlı bir biçimde var olsa da, 1950'li yıllarda çok partili sisteme geçişle birlikte demokrasi anlayışı daha da gelişmiştir. Çok partili hayata geçişle birlikte, seçmenlerin daha fazla özgürlük ve seçenek sahibi olmaları sağlanmıştır. Bununla birlikte, demokrasi anlayışı zaman zaman askeri darbeler ve siyasetteki istikrarsızlık nedeniyle kesintiye uğramıştır. Ancak her darbeyle birlikte demokrasiye olan inanç güçlenmiş, 1980’lerde yapılan anayasa değişiklikleriyle Türkiye'de daha güçlü bir demokrasi anlayışı benimsenmiştir.
Sonuç olarak, Türk tarihinde demokrasi anlayışı, başlangıçta sınırlı halk katılımı ile şekillenen bir süreçten, Atatürk’ün halk egemenliği ve temel hakların korunmasına dayalı Cumhuriyet reformlarına, ardından çok partili hayata geçişle ve zamanla pekişen bir anlayışa dönüşmüştür. Demokrasi, Türkiye’nin çağdaşlaşma yolunda en önemli ilkelerinden biri olmuştur.