Ten rengi, insanların doğuştan sahip olduğu bir özellik olup, egemenlik aracı olarak kullanılmamalıdır çünkü ten rengi, bireylerin değerini, zekâsını, yeteneklerini veya toplumdaki yerini belirleyen bir faktör değildir. İnsanlar arasındaki eşitsizliklerin temelinde biyolojik farklar değil, toplumsal yapılar ve tarihsel koşullar yatmaktadır. Nelson Mandela'nın da vurguladığı gibi, bir toplumda egemenlik, herhangi bir grubun başka bir grubu baskı altına alması veya üstünlük kurması için değil, herkesin eşit fırsatlara sahip olduğu, adaletin sağlandığı bir düzen içinde olmalıdır.
Ten rengi üzerinden bir egemenlik anlayışı, ırkçılığın temelini oluşturur ve bu, insan haklarına aykırıdır. Irkçılık, insanların sadece fiziksel özelliklerine dayanarak birbirlerinden ayrılmalarını savunur ve toplumsal adaletin önünde bir engel oluşturur. Oysa demokratik toplumlar, insanların eşitlik temelinde bir arada yaşamasını, farklılıkların bir zenginlik olarak kabul edilmesini savunur.
Mandela’nın söylediği gibi, siyah egemenliği de beyaz egemenliği kadar yanlış ve zararlıdır. Egemenlik, insanların ten renklerine bakılmaksızın, özgürlük ve eşit haklar temelinde paylaşılmalıdır. Ten rengi, insanların toplumsal konumlarını, haklarını veya özgürlüklerini belirlemek için bir ölçüt olmamalıdır. Her birey, insana dair evrensel değerlere, adalet ve eşitliğe dayanarak kendi potansiyelini ortaya koyabilmelidir. Bu da ancak ten renginin egemenlik aracı olarak kullanılmadığı bir toplumda mümkün olabilir.