Tarık Buğra’nın “Osmancık” adlı romanından alınan aşağıdaki metin ile incelediğiniz “Devlet Ana” adlı romandan alınan metni; konu, dil ve üslup bakımından karşılaştırıp benzer ve farklı yönlerini belirleyiniz. Ulaştığınız sonuçları ifade ediniz.
OSMANCIK
(...)
— “O dediklerini çok düşündüm. Düşüne düşüne de, ırak nedir, yakın nedir bildim. Bursa ırak değildir; bildim. En ırakları yakın edecek nedir, bildim.”
Sustu.
Bu sefer bekleyen Ede Balı idi.
Bu sefer de Osman yeteri kadar bekleten oldu:
— “Ben, Ede Balı, yıldızlara varacak gidecek yolu bildim. Ben, Ede Balı, o yolu açmak için ne gerektiğini bildim. Anam Kaf Dağı’nı aşan şehzâdeyi anlatırdı. Onun Zümrüd Anka’sı varmış. O yollara Zümrüd Anka gerek, Ede Balı. Benim Zümrüd Anka’m Malhun Hatun’dur; ver ki bana, dünyâyı küçülteyim. Ede Balı.”
Alev alev yanıyordu yüzü. Gözleri çakmak çakmaktı ve dimdik bakıyordu. Sesi de ona göreydi. Ama sesi de, bakışı da, yüzü de, umulmayacak bir hızla değişti ve o hırstan daha inandırıcı bir yumuşaklıkta Osman fısıldadı:
— “Ver onu bana.”
Osman, artık karşısında bir karaltı da görmüyordu. Kendi yüzü ise, başını dimdik kaldırdığı için, gözleriyle, yalvarışlı dudakları ile parıl parıldı.
Ede Balı, önce;
— “Tekrarlarım” dedi; “Azmin, sebatın, sabrın makbuldür. Azim, sebat, sabır, kul katında da, Allah katında da makbuldür. Seni, Osmancık, yalnız kızım için düşünsem duraklamazdım; senin şu gördüğüm halin yeterdi. Amma ötesi...”
Devam edemedi; çünkü Osman, bir ok gibi fırlayıp onun yanına varmış, ellerini iri avuçlarının içine alıvermişti.
— “Ede Balı, Malhun Hatun’u bana ötesi için ver. Ede Balı, ben Malhun Hatun’u, gayrı, ötesi için isterim. Sana, benim Zümrüd Anka’m odur derim. Ver ki, Oğuz’lar, ıldızlara gitsin.”
(...)
Ede Balı ellerini çekmiyordu.
— “Var sen hiç oyalanmadan Söğüt’e git, ananla atanla danış. Gereği ne ise, ne uygun görülürse o yapılır, öyle yapılır. Şunu da unutma; alnımıza ne yazılmışsa o olur.”
(...)
Tarık BUĞRA