Sevgili arkadaşlarım,
Hiç sınava girmeden hemen önce, kalbinizin sanki göğüs kafesinizden çıkıp gidecekmiş gibi attığı, avuçlarınızın terlediği ve bildiğiniz her şeyi bir anda unuttuğunuzu hissettiğiniz o anı yaşadınız mı? Eminim bu sınıftaki herkes bu duyguyu en az bir kere tatmıştır. İşte o duygunun adı kaygı ve o anlarda sanki kocaman bir canavar gelip tüm enerjimizi emiyormuş gibi hissederiz.
Aslında kaygı, hayatın doğal bir parçası. Bizi tehlikelerden koruyan bir alarm sistemi gibi. Ama biz öğrenciler için bu alarm sistemi bazen bozuluyor ve "sadece bir sınav" olan durumu, "hayat memat meselesi" gibi algılamaya başlıyoruz. Sınav kaygısını besleyen en büyük yiyecek, kafamızda kurduğumuz felaket senaryolarıdır. "Ya düşük alırsam?", "Ya aileme ne derim?", "Ya herkes bana başarısız gözüyle bakarsa?" gibi sorularla zihnimizi o kadar meşgul ediyoruz ki, asıl odaklanmamız gereken soruları göremez hale geliyoruz.
Bu kaygıyı yenmenin ilk kuralı, o sınava yüklediğimiz anlamı değiştirmektir. Önümüzdeki kağıt parçası, bizim zekamızın, kişiliğimizin veya ne kadar değerli bir insan olduğumuzun kanıtı değildir. O sadece o derste ne kadar bilgi hatırladığımızı ölçen bir araçtır, hepsi bu. Biz bir nottan, bir rakamdan çok daha fazlasıyız. Bunu kabul ettiğimizde omuzlarımızdaki o ağır yükün hafiflediğini hissedeceğiz.
Kaygıyla başa çıkmak için "sonuca" değil, "sürece" odaklanmalıyız. "Sınavdan kaç alacağım?" diye düşünmek yerine "Ben bugün elimden geleni yaptım mı?" diye sormalıyız. Eğer cevabımız "Evet" ise, gerisini düşünerek kendimizi yıpratmanın bir anlamı yok. Nefes alın, kendinize güvenin ve o iç sesin size "yapamazsın" demesine izin vermeyin. Unutmayın, hiçbir sınav sizin gülüşünüzden ve sağlığınızdan daha önemli değil. Başarısızlık dünyanın sonu değil, sadece daha iyi öğrenmek için bir basamaktır. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.