Sevgili arkadaşlarım,
Size bir gözlemimden bahsetmek istiyorum. Teneffüs zili çaldığında koridora veya bahçeye çıktığımda garip bir sessizlik fark ediyorum bazen. Eskiden omuz omuza verip kahkahalar atan gruplar yerine, şimdi yan yana duran ama başlarını öne eğip ellerindeki mavi ışıklı ekrana kilitlenmiş kalabalıklar görüyorum. Biz buna "dijital çağ" diyoruz ama korkarım ki bu gidişle tarihe "başını öne eğen nesil" olarak geçeceğiz.
Dijital dünya, kabul edelim ki çok cazip. Orada herkes mükemmel, herkes çok eğleniyor, hiç kimsenin derdi tasası yokmuş gibi görünüyor. O renkli ve hızlı akışa kapıldığımızda, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Bir video, sonra bir tane daha derken saatler eriyip gidiyor. İşte "teknoloji bağımlılığı" dediğimiz şey tam olarak bu noktada başlıyor. Artık sıkılmaya tahammülümüz yok. İki dakika otobüs beklerken, hatta yemek yerken bile o boşluğu hemen telefonla doldurma ihtiyacı hissediyoruz. Sanki o ekran olmazsa, kendi düşüncelerimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz.
Bu bağımlılık bizi fiziksel olarak orada ama zihnen bambaşka bir yerde olan insanlara dönüştürüyor. Ailemizle aynı koltukta oturuyoruz ama aslında kilometrelerce uzaktaki birinin paylaştığı fotoğrafa bakıyoruz. Yanımızdaki arkadaşımız bir derdini anlatırken biz göz ucuyla gelen bildirimi kontrol ediyoruz. Farkında olmadan, en yakınımızdakileri en uzağımıza itiyoruz. Teknoloji bizi dünyanın öbür ucundakine bağlarken, yanımızdakinden koparıyor.
Elbette teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarıp mağarada yaşayacak halimiz yok. Teknoloji muazzam bir nimet, bilgiye ulaşmak için harika bir araç. Ama önemli olan dizginlerin kimin elinde olduğu. Biz mi telefonu kullanıyoruz, yoksa telefon mu bizi kullanıyor? Bence arada bir "çevrimdışı" olup, gerçek hayata "çevrimiçi" olmak zorundayız. Çünkü gökyüzünün mavisi, bir dostun samimi gülümsemesi veya annemizin yaptığı yemeğin kokusu hiçbir ekranın çözünürlüğüne sığmayacak kadar güzel ve gerçek. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.