Sevgili arkadaşlarım ve öğretmenim, bugün sizlere sadece bir roman değil, okurken kalbime dokunan, bittiğinde ise uzun süre etkisinden çıkamadığım bir kitaptan, "Şeker Portakalı"ndan bahsetmek istiyorum. José Mauro de Vasconcelos’un yazdığı bu eser, aslında bir çocuk kitabı gibi görünse de her yaştan insanın ruhuna işleyen derin bir hikâye.
Kitabın başkahramanı Zeze, beş yaşında, zeki ama bir o kadar da yaramaz bir çocuk. Yoksul bir ailenin çocuğu olduğu için hayatı oldukça zor geçiyor ve yaramazlıkları yüzünden sık sık ailesinden şiddet görüyor. Zeze’nin o küçücük dünyasında sığındığı iki liman var: Biri hayal gücüyle konuştuğu, dertleştiği "Minguinho" adını verdiği şeker portakalı fidanı, diğeri ise önceleri nefret ettiği ama sonradan babası gibi sevdiği Portekizli Manuel Valadares, yani "Portuga".
Bu kitabı benim için eşsiz kılan şey, Zeze’nin o masum dünyasında yaşadığı hüzün ve erken yaşta keşfettiği acı gerçeği. Yazar bize acının ne olduğunu Zeze’nin ağzından şöyle anlatıyor: "Acı, insanın yüreğini sızlatan, sırrını kimseye anlatamadığı bir şeydir." Zeze, sevgiyi ve şefkati Portuga’da bulurken, hayatın ne kadar acımasız olabileceğini de yine onun üzerinden öğreniyor. Okurken kimi zaman Zeze’nin haylazlıklarına gülüyor, kimi zaman da onun o savunmasız haline gözleriniz dolarak şahitlik ediyorsunuz.
Eğer aranızda hâlâ bu kitabı okumayan varsa, kendisine büyük bir iyilik yapsın ve Zeze ile tanışsın. Çünkü bu kitap size sevgisizliğin bir çocukta ne büyük yaralar açtığını ve sevginin iyileştirici gücünü o kadar saf bir dille anlatıyor ki kitabı kapattığınızda dünyaya bakışınız değişiyor. Eminim siz de benim gibi, kitabın sonunda o küçük çocuğa sıkıca sarılmak isteyeceksiniz. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.