Metne baktığımızda tasavvufun kaynağının Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber ve sahabe olduğu belirtilmiş, yani A şıkkı var. Hicri ikinci asırdan sonra sistemleştiği söylenerek tarihi sürecine, yani D şıkkına da değinilmiş. Nefis terbiyesi ve zikir gibi konular üzerinde durduğu belirtilerek C şıkkındaki ana konuları da verilmiş. Son cümlede nefsi arındırmanın ana gaye olduğu söylenerek E şıkkındaki gayesi de açıklanmış. Ancak metinde tasavvufun önemine dair doğrudan bir ifade veya vurgu yer almıyor. Bu yüzden sorunun doğru cevabı B seçeneğidir.
Tasavvuf, İslam dininin manevi ve ahlaki boyutunu ele alan, kalbi kötü huylardan arındırıp güzel ahlakla süslemeyi amaçlayan bir ilim dalıdır. Dinin sadece dış görünüşüyle veya şekilsel ibadetleriyle değil, bu ibadetlerin özüyle ve insanın iç dünyasıyla ilgilenir. Temel amacı, kişinin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmesi anlamına gelen "ihsan" mertebesine ulaşmasını sağlamaktır. Bu yolda ilerleyen kişiye sufi veya mutasavvıf denir.
Bu ilmin ana kaynağı şüphesiz Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in (SAV) örnek yaşantısıdır. Peygamber Efendimiz (SAV) ve sahabe, dünya malına aşırı değer vermemiş, sade ve mütevazı bir hayat sürmüşlerdir. İşte tasavvufun temeli bu sade yaşantıya, yani "zühd" anlayışına dayanır. Zühd, dünyaya ve maddi menfaatlere kalben bağlanmamak, elinde olanla yetinmek ve Allah’ın rızasını her şeyin üstünde tutmaktır.
Tasavvufun tarihsel gelişimine baktığımızda, bu ilim sonradan ortaya çıkmış bir yenilik değil, İslam’ın özünde var olan bir yaşayış biçimidir. Ancak bir ilim dalı olarak sistemleşmesi Hicri 2. asırdan sonra başlamıştır. İslam coğrafyası genişleyip refah seviyesi artınca, toplumda dünyaya aşırı düşkünlük ve lüks yaşam belirtileri görülmeye başlandı. Buna bir tepki olarak, Hz. Peygamber (SAV) ve ashabının sade hayatını örnek alan alimler, manevi değerleri korumak için tasavvuf düşüncesini sistemleştirmişlerdir. Böylece fıkıh, tefsir ve hadis gibi ilimlerin yanında tasavvuf da bir ilim olarak yerini almıştır.
Bu yolun en önemli kavramlarından biri nefis terbiyesidir. İnsanın içinde onu kötülüğe sürükleyen arzu ve istekler vardır. Tasavvuf, riyazet (az yeme, az uyuma, az konuşma) ve mücahede (nefsine karşı mücadele etme) yöntemleriyle nefsi kontrol altına almayı hedefler. Amaç nefsi tamamen öldürmek değil, onu terbiye ederek itaatkar bir hale getirmektir. Bu sürece seyr-i sülük adı verilir. Bu manevi yolculukta kişi, kalbini kin, haset, kibir gibi manevi hastalıklardan temizler ve yerine sevgi, merhamet, tevazu gibi güzel özellikleri yerleştirir.
Tasavvufta Allah’ı (c.c.) zikretmek de çok merkezi bir yer tutar. Zikir, Allah’ı sürekli hatırda tutmak ve O’nu unutmamaktır. Kalbin ancak Allah’ı anmakla huzur bulacağı inancı hakimdir. Ayrıca mutasavvıflar için en büyük gaye "Marifetullah"tır, yani Allah’ı kalben tanımak ve bilmektir. İlim sadece akılla öğrenilen bilgi değil, kalbe doğan ve yaşanarak elde edilen bir haldir.
Tasavvufun nihai hedefi insan-ı kamil olmaktır. İnsan-ı kamil, hem ibadetlerini eksiksiz yapan hem de ahlakıyla topluma örnek olan olgun mümin demektir. Yunus Emre, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli gibi büyük mutasavvıflar, bu anlayışı Anadolu’da yayarak insanların hem manevi dünyasını zenginleştirmiş hem de toplumsal barışa katkı sağlamışlardır. Onlar insan sevgisini Allah sevgisinden ayrı görmemiş, "Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü" diyerek herkesi kucaklamışlardır.