Kristof Kolomb'un 1492 yılında Amerika kıtasına ulaşmasından önceki zaman dilimine Kolomb öncesi dönem diyoruz. Bu dönemde kıtada yaşayan yerli halkların hayatı tek bir kalıba sığdırılamayacak kadar büyük bir çeşitlilik gösteriyordu. Kıtayı boydan boya kaplayan coğrafi farklılıklar, yüzlerce değişik kültürün, dilin ve yaşam tarzının ortaya çıkmasını sağlamıştı. Kimi bölgelerde doğayla tamamen iç içe yaşayan küçük avcı-toplayıcı gruplar varken, Orta ve Güney Amerika gibi yerlerde milyonlarca insanın yaşadığı, karmaşık devlet yapılarına sahip devasa imparatorluklar kurulmuştu.
Kuzey Amerika topraklarına baktığımızda insanların yaşam biçimini doğrudan iklimin ve doğanın belirlediğini görebiliriz. Büyük Ovalar olarak bilinen geniş düzlüklerde yaşayan kabileler, daha çok göçebe bir hayat sürüyor ve devasa bizon sürülerini avlayarak geçiniyorlardı. Bizon onlar için sadece bir yemek değildi; derisinden çadırlarını, kemiklerinden aletlerini yapıyorlardı. Doğu kıyısındaki ormanlık alanlarda ise durum biraz daha farklıydı. Buradaki yerliler tarımı keşfetmişti. Mısır, fasulye ve kabağı aynı tarlada birbirlerini destekleyecek şekilde yetiştiriyor ve bu üçlüye üç kız kardeş adını veriyorlardı. Aynı zamanda ağaç kabuklarından yaptıkları ve uzun ev adını verdikleri büyük yapılarda kabileler halinde yerleşik bir yaşam sürüyorlardı. Güneybatıdaki kurak çöllerde ise kerpiçten çok katlı evler inşa eden, su kanalları açarak çölde bile tarım yapabilen topluluklar bulunuyordu.
Orta Amerika, yani Mezoamerika bölgesine indiğimizde ise çok daha gelişmiş bir medeniyet seviyesiyle karşılaşıyoruz. Mayalar yağmur ormanlarının ortasında devasa taş piramitler inşa etmiş, astronomide o kadar ilerlemişlerdi ki güneşin ve yıldızların hareketlerini kusursuz şekilde hesaplayarak günümüzdeki takvimlere çok yakın takvimler geliştirmişlerdi. Ayrıca sıfır rakamını bulmuş ve karmaşık bir hiyeroglif yazısı kullanmışlardı. Onlardan sonra gelen Aztekler ise bir gölün ortasına devasa bir başkent kurmuş, suyun üzerine çamur ve sazlardan yüzen tarlalar inşa ederek inanılmaz bir tarım zenginliği yaratmışlardı. Toplumları çok katı kurallarla yönetiliyor, halk soylular, rahipler, tüccarlar, sıradan çiftçiler ve köleler olarak sınıflara ayrılıyordu.
Güney Amerika'nın zorlu And Dağları coğrafyasında ise İnkalar sahneye çıkmıştı. İnkaların bir yazısı yoktu ama devletin bütün hesaplarını, nüfus sayımını ve vergi kayıtlarını quipu adını verdikleri, farklı renk ve kalınlıktaki iplerden oluşan düğüm sistemleriyle tutuyorlardı. Tekerleği hiç kullanmamış olmalarına rağmen dağların zirvelerinden vadilere kadar inen binlerce kilometrelik taş yollar inşa etmişler ve bu yollarda koşan haberciler sayesinde imparatorluğun her köşesiyle iletişim kurabilmişlerdi. Dağların yamaçlarına taraçalar yaparak patates yetiştiriyor, lamaları evcilleştirerek hem eşya taşıtıyor hem de yünlerinden faydalanıyorlardı.
Bütün bu farklılıklara rağmen Kolomb öncesi yerli halkların ortak bir noktası vardı; doğa ve inanç ayrılmaz bir bütündü. Kuzeydeki kabilelerin çoğu her dağın, nehrin, bitkinin ve hayvanın bir ruhu olduğuna inanıyor, doğadan sadece ihtiyaçları olanı alma felsefesiyle yaşıyorlardı. Orta ve Güney Amerika'daki büyük devletlerde ise inanç daha kurumsal bir hal almıştı. Güneş, yağmur ve bereket tanrıları için devasa tapınaklarda büyük törenler düzenleniyor, evrenin düzeninin devam etmesi için rahipler aracılığıyla ritüeller gerçekleştiriliyordu. Avrupalılar kıtaya ayak basmadan önce yerliler, tamamen kendi kendilerine yeten, çevreleriyle inanılmaz bir uyum yakalamış ve kendi içlerinde çok zengin medeniyetler inşa etmişlerdi.