Demokrasi ve ulusal egemenlik arasındaki ilişki, bir ülkenin yönetim şekli ve halkın siyasi iradesi arasındaki bağlantıdır. Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi, yani yöneticilerini seçmesi ve denetlemesi anlamına gelir. Ulusal egemenlik ise, devletin gücünün ulusa ait olması ve ulusun kendi kaderini belirlemesi anlamına gelir.
Demokrasi ve ulusal egemenlik arasında yakın bir ilişki vardır. Çünkü demokrasi, ulusal egemenliğin en iyi uygulama biçimidir. Demokraside, ulusun iradesi, temsilciler aracılığıyla mecliste ortaya konur ve yasama, yürütme ve yargı organları tarafından hayata geçirilir. Böylece, halkın hak ve özgürlükleri korunur, devletin yetkileri sınırlandırılır ve denge ve denetim mekanizmaları işler.
Demokrasi ve ulusal egemenlik arasındaki ilişkiyi anlamak için tarihsel bir perspektif de önemlidir. Çünkü bu kavramlar zaman içinde değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğunda egemenlik padişaha aitti ve halkın siyasi katılımı sınırlıydı. Ancak 19. yüzyılda Tanzimat Fermanı ile bazı reformlar yapıldı ve 1876’da ilk anayasa olan Kanun-i Esasi ilan edildi. Bu anayasa ile meclis kuruldu ve milletvekilleri seçildi. Ancak bu dönemde de demokrasiden tam olarak söz edilemezdi. Çünkü padişahın yetkileri çok fazlaydı ve meclis sürekli fethediliyordu.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda ise, demokrasi ve ulusal egemenlik ilkesi ön plana çıktı. Mustafa Kemal Atatürk, I. Dünya Savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına karşı milli mücadele başlattı ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı. Atatürk, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek, ulusal egemenliğin temelini attı. Cumhuriyetin ilanından sonra da pek çok reform yapıldı ve Türkiye çağdaş bir demokratik devlet haline geldi.