Sevgili arkadaşlarım ve değerli öğretmenim,
Bugün sizlere sahip olduğumuz en adaletli ama aynı zamanda en acımasız şeyden, yani zamandan bahsetmek istiyorum. Neden adaletli biliyor musunuz? Çünkü dünyanın en zengin insanının da, en başarılı bilim insanının da, bizim de tam olarak 24 saatimiz var. Kimseye bir dakika fazla veya eksik verilmemiş. Ama neden acımasız? Çünkü geçen tek bir saniyeyi bile geri getirmenin, satın almanın veya ödünç almanın bir yolu yok.
Çoğu zaman "Vaktim yok, ödevleri yetiştiremiyorum" diye şikayet ediyoruz. Aslında sorun vaktimizin az olması değil, o vakti nasıl harcadığımız. Düşünün, okuldan eve döndüğümüzde "Beş dakika telefona bakayım" diyerek ekrana dalıp, saatlerce o renkli dünyanın içinde kaybolduğumuz olmuyor mu? İşte o anlarda zaman bizden akıp gidiyor. Zamanı verimli kullanmak demek, robot gibi dakika dakika plan yapıp hiç eğlenmemek demek değildir. Tam tersine; ders zamanı dersi, oyun zamanı oyunu hakkını vererek yapmaktır.
Masanın başına oturduğumuzda aklımız oyunda, gözümüz telefondaysa, o masa başında geçirdiğimiz üç saatin bize hiçbir faydası olmuyor. Buna "verimsiz çalışma" diyoruz. Oysa telefonumuzu bir kenara bırakıp, sadece 40 dakika tam odaklanarak çalışsak, hem konuyu daha iyi anlarız hem de kendimize ayıracak kocaman bir zaman dilimi kazanırız. Ertelemek, zamanın en büyük hırsızıdır. "Yarın yaparım" dediğimiz her iş, yarınki zamanımızdan çaldığımız bir borçtur aslında.
Gelin, bugünden itibaren zamanımızın patronu biz olalım. Onu boşa akıp giden bir musluk gibi değil, damlası bile altın değerinde olan bir hazine gibi kullanalım. Unutmayalım ki geleceğimizi inşa edecek olan malzeme, tam şu an elimizde tuttuğumuz zamandır. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.