Arkadaşlar, göğsümde taşıdığım bu yaprak rozetini görüyor musunuz? Bu, sadece yakama taktığım bir aksesuar değil, benim toprağa, ağaca ve geleceğe verdiğim bir sözün simgesi. Ben bir TEMA gönüllüsüyüm ve bugün size ülkemizin en büyük, en sessiz tehlikesinden, yani topraklarımızın betonlaşmasından ve erozyondan bahsetmek istiyorum.
Sabah evden çıkıp okula gelirken etrafınıza bir bakın. Ne görüyorsunuz? Muhtemelen gri binalar, asfalt yollar ve taş duvarlar. Peki, toprak nerede? Eskiden yağmur yağdığında mis gibi toprak kokusu sarardı her yeri, şimdi ise sadece ıslak asfalt kokusu alıyoruz. Sorunumuz tam olarak bu: Biz şehirleri büyütürken, aslında bizi besleyen, bize nefes veren yaşam alanlarını küçültüyoruz. Üzerine basıp geçtiğimiz o kara toprak, aslında binlerce yılda oluşuyor ama biz onu yanlış tarım uygulamalarıyla, orman yangınlarıyla ve kontrolsüz yapılaşmayla dakikalar içinde kaybediyoruz. Toprak kayıp gidince, geriye sadece çölleşmiş, verimsiz ve cansız bir arazi kalıyor. Unutmayalım ki toprak yoksa, o topraktan yetişecek buğday da yok, yiyeceğimiz ekmek de yok.
Peki, biz bu gidişatı izleyecek miyiz? Asla. Çözüm aslında avuçlarımızın içinde. Yapmamız gereken ilk şey, doğaya "hakim" olmaya çalışmaktan vazgeçip, onun bir parçası olduğumuzu hatırlamak. Bir fidan dikmek, dünyanın en basit ama en kahramanca eylemidir. "Bir ağaçtan ne olur ki?" demeyin. Bir meşe palamudunu toprakla buluşturmak, sincaplara yuva, bizlere nefes, toprağa ise tutunacak bir kök vermektir.
Sizlerden isteğim, sadece TEMA'ya üye olmanız değil, birer doğa dedektifi gibi davranmanızdır. Kağıtları israf etmeyerek dolaylı yoldan ağaç kesilmesini önleyin, çevrenizde gördüğünüz tahribata sessiz kalmayın. Gelin, Türkiye çöl olmasın diye el ele verelim. Yarınlarımız betona değil, yeşile doysun. Çünkü toprağı korumak, aslında kendi hayatımızı korumaktır. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.